Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Ortadoğu'nun en yoksul ülkelerinden biri olan Yemen, ABD emperyalizminin hamiliği altında Suudi Arabistan'ın başını çektiği ‘Sünni koalisyon' tarafından bombalanmaya başlandı. “Kararlılık Fırtınası” adlı barbarca saldırı ile askeri hedeflerin yanı sıra çocuk ya da kadın demeden onlarca sivil katledildi.
Türkiye gibi emperyalizme hizmet eden ülkelerin medyası olayları -Suriye, Libya ve Irak'ta olduğu gibi- çarpıtmakta bir sakınca görmüyor. Daha doğrusu onlar açık bir şekilde görevlerini yerine getirerek bir kez daha emperyalist saldırı ve işgalleri meşrulaştırma, kitlelerin beyinlerini zehirleme görevlerini layıkıyla yerine getiriyorlar. Bu sebeple geçtiğimiz yılın son aylarından bugüne yaşanan süreci hatırlamakta fayda var.
Husilerin, diğer adıyla Ensarullah hareketinin tabanını büyük ölçüde Şiiliğin farklı bir kolu olan Zeydiler oluşturuyor. Yemen rejiminin nüfusunun yüzde 40'ını oluşturan Husilere uyguladığı baskı ve ekonomik ayrımcılıktan kaynaklı ülkede uzun yıllardır Husi hareketi ile Yemen devleti arasında çatışmalar yaşanıyor. Zaman zaman Suudi gericiliğinin de doğrudan dahil olduğu ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği çatışmalar, geçtiğimiz yıl farklı bir boyuta evrildi. Halk ayaklanması sonucunda devrilen Salih diktatörlüğünün ardından adil bir şekilde temsil edilmediklerini düşünen Husiler, hükümette kendilerini temsilen beş bakanlık koltuğu, petrol fiyatlarının düşürülmesi, yolsuzluğun önlenmesi gibi taleplerle başkent Sana'ya yüz binlerin katıldığı bir yürüyüş gerçekleştirdi.
Sana'yı dolduran yüz binlerce kişi, sivil itaatsizlik yöntemiyle Abdurrabbuh Mansur Hadi yönetimini felç olma noktasına getirdi. Hükümet, sosyal talepler yerine Husilerin koltuk talebine daha sıcak baktı. Petrol konusundaki talepleri karşılamadığı gibi adı yolsuzluklarla anılan kişileri yönetimde tutmaya devam etti. Karşılığında Husi kitleleri eylemlerini aşamalı olarak yoğunlaştırmaya başladı ve kararlı direniş sonucunda yönetime geri adımlar attırdılarsa da ‘yolsuz düzenin' yerli yerinde olduğunu belirterek başkentteki işgal eylemini sürdürdü. Yemen devleti, Husi mevzilerini bombalarken Sana'daki kitleye de saldırılar düzenleyerek onun gücünü ölçmeye çalıştı. Ancak Husiler kontrol altına alınamadığı gibi, Yemen devletinin ülkede durumu idare edemediği ve karşısındaki örgütlü gücün ondan daha güçlü olduğu anlaşıldı.
İki kesim arasındaki görüşmelerden sonuç alınamaması üzerine Husiler, 2015'in ilk günlerinde aşamalı olarak devlet kurumlarını ele geçirmeye başladı. Her seferinde de müzakere masasına oturulacağı söylense de bu hayata geçmedi. Sana kısa süren çatışmaların ardından tamamen Husilerin inisiyatifi altına girerken ordu büyük oranda çözüldü ve önemli bir kısmı Husilerin tarafına geçti. Yemen'in Körfez ve Batı yanlısı işbirlikçi iktidarı bu şekilde devrilse de Hadi, kısa bir süre sonra Aden'e kaçarak alternatif bir yönetim kurma arayışı içine girdi. Suudi Arabistan ve birçok ülke başkent Sana'daki konsolosluklarını Aden'e taşıdı. Husiler eliyle ülkedeki nüfuzunu genişletmek isteyen İran ise ‘yeni' Yemen yönetimi ile ilişkileri geliştirmeye başladı.
İşbirlikçilerin asıl yüzü görüldü
Devrik yönetim gerçek yüzünü bu aşamadan sonra daha iyi göstermeye başladı. Arkasına yeni Suudi kralının yanı sıra Ortadoğu'nun ‘Sünni Cephesi'ni alan Hadi, iç savaşın yanı sıra hamisi Körfez ülkelerine ve NATO gibi çalışan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne ‘müdahale' çağrısında bulundu. ABD ‘kınama' açıklamaları dışında sert tepkilerde bulunmasa da gizliden gizliye Yemen'e saldırının pazarlıkları yapılmaya başlandı.
Tahmin edileceği gibi ipleri Washington'dan tarafından tutulan gerici Körfez rejimleri efendileri izin vermeden böyle bir saldırıya girişemezdi. Efendi-uşak ilişkisini ayan beyan ortaya seren bir biçimde, saldırının ilk açıklaması da Washington'daki Suudi elçiliğinden yapıldı. ABD, saldırı başlar başlamaz gerici koalisyon ülkeleri ile diyaloga geçerek tebriklerini sunarken saldırıya katılmayacağını açıkladı. Diğer yandan da savaş gemilerinin olası bir terslikte duruma ‘müdahil' olacağı açıklandı.
Emperyalistler ve uşakları Irak, Suriye ve Libya'da olduğu gibi bu sefer Yemen halkı için cehennemin kapılarını açtı. Askeri ya da sivil ayrımı yapılmaksın ülke bombardımana tabi tutuldu; askeri tesislerden kilometrelerce uzakta olmasına karşın bir mülteci kampında 50'ye yakın kişi katledildi. Yine buna benzer şekilde sekiz ailenin oturduğu bir yerleşim birimi bombalanarak, aileler toptan yok edildi. Tüm bunlara karşın saldırılara karşı on binlerce insan sokaklara çıktı ve işgale geçit vermeyeceklerini haykırdı.
Bununla birlikte saldırıyı selamlayanlar da yok değildi. İşbirlikçi yönetim Arap Birliği Zirvesi'nin ardından bir Amerikan televizyonu aracılığıyla ‘kara operasyonu', yani açıkça işgal talep ederken çeşitli kentlerde de Körfez'in saldırısı alkışlandı. El Kaide çetelerinin elini güçlendirecek şekilde politik gerilimin mezhepsel tarafı kışkırtılmaya çalışıldı.
Eski diktatör durumdan faydalanmak istiyor
Gerilimden nemalanmak isteyen bir başka güç ise, Husilerin gölgesinde kalsa da, 2011'deki halk ayaklanması sonucunda koltuğunu bırakmak zorunda kalan diktatör Ali Abdullah Salih oldu. Gerek Güney Yemen halkına gerekse de Husilere karşı kanlı saldırıları ile bilinen Salih, koltuğunu kaptırmanın verdiği hırsla Husilere destek çıktı. Eski diktatör bu şekilde kendi üzerini çizen efendileri Suudi gericiliği ve ABD'den hem intikam almanın hem de bir ümit eski mevkisine ya da dondurulan mal varlığına kavuşabilmenin peşine düştü. Bilinen bir aktör olarak Suudilerle pazarlıklara giriştiğine dair iddialar gündeme gelmeye başladı. Husiler ülkenin en örgütlü gücü olmalarının yanı sıra Salih'in ordu üzerindeki etkisini de kullanarak güçlerini pekiştirdi ve Aden'e yönelik ilerleyişlerini hayata geçirmeye koyuldular.
Bir yanda el Kaide çeteleri geriletilirken diğer yandan Hadi yanlılarının elindeki kentler teker teker Husi militanlarının eline geçti. Bombardımana karşılık Husilerin ilerleyişlerini sürdürmesi ise kara saldırısını ihtimalini daha da güçlendirdi. Körfez gericiliği ve onun paralı askerliğine soyunan Mısır'ın bombardımanları, şu ana dek Husilerin amaçlarından vazgeçmelerini sağlayamadı, kısa bir sürede de engelleyecek gibi durmuyor. Karadan bir işgal girişimi ise çok daha fazlan kan akmasına sebep olacağı gibi sorunun daha da katmerlenmesine neden olabilir. Şu an için Körfez gericiliği bu ihtimali göze alamadı. Aldığı takdirde ise kendisini bir bataklığa saplanmış halde bulması olası gözüküyor.
Suriye'de ‘demokrasi' Yemen'de ‘darbe'
Yukarıda ‘darbe' yakıştırmalarına geri dönmek gerekirse de son yıllar içinde Suriye ve Libya'da yaşananlara bakmak medya ve işbirlikçilerin ikiyüzlülüklerini göstermeye yeter. Hatırlanacağı gibi şimdi “Yemen'de darbe oluyor” diyenler, Libya ve Suriye'deki rejimlere karşı silahlı ayaklanma başlatanları “demokrasi savaşçıları” olarak selamlıyorlardı. Besledikleri “demokrasi savaşçıları”nın ise kısa bir süre içinde estirdikleri vahşet hâlâ bölgenin en yakıcı sorunlarından biri.
Musul, IŞİD tarafında ele geçirildiğinde alkış tutarak “öfkeli kalabalıklar” diyenler, Şiiler başkaldırdığında ise buna “darbe” diyorlar.
Öte yandan, Husilerin sokaklarda yüz binler olarak yürüdüğü günlerde, Yemenlilerin Salih'e karşı olduğu gibi birlikte sokaklara çıkmaları ve yönetime karşı elbirliği vermeleri kardeşlik için önemli adımlar olabilirdi. Ne yazık ki sokakların sadece Husilere kalması, diğer ezilen kesimlerin onlara karşı önyargılı davranması birlik ihtimalini yok ederken, olayların gelişimi kutuplaşmayı daha da derin boyutlara taşıdı.
Gelinen aşamada Yemen halkının önünde tek bir yol kaldı. O da direnişi yükselterek emperyalizmin hamiliğinde yapılan gerici saldırıya karşı amansız bir mücadele vermek. Diğer yandan tüm halklara ve emekçilere ise katliamlar ve olası bir işgale karşı Yemen halkıyla dayanışmayı yükseltmek, saldırıyla işbirliği içinde olan gerici yönetimlere karşı “Yemen'de işgalci olmayacağım” demek düşüyor.